Peyami Safa’nın “Selma ve Gölgesi” isimli polisiye romanından uyarlanan ve Mehmet Güreli’nin yönetmenliğini üstlendiği “Gölge” filminin çekimleri nihayet bitti. Tabii ki filmle ilgili hiç bir yorum yapmayacağım zira hem filmin kamera arkasında yer almış biri olarak bir yorum yapmam yanlış olur hemde bir film tam olarak bitmeden konuşmak manasızdır.
Prodüksiyonun ikinci etabı olan Venedik setinde bulunmuş olmak ise benim için gerçek bir deneyim oldu. İlk set deneyimim olmasada Venedik gibi “egzantirik” bir şehirde bir Türk ekibini çalışırken izlemek son derece ilginçti; Domuz inadından dolayı açlık çekenler, şehrin dokusundan çok pizzanın kokusundan etkilenenler, sessiz sokaklarda bağıra çağıra birilerini azarlayıp söylenenler gibi. -Haa birde en kritik sahnelerden birinin çekimleri sırasında kamera arkasında meksika dalgası yapanlar vardır ki sanırım sinema tarihinde bir ilktir bu! Ama en önemlisi sanat için sinema yapmanın ne kadar zor bir iş olduğunu, yönetmenin teknik zorlukların yanısıra kamera önünde ve arkasında oluşan hertürden beşeri problemlede eş zamanlı olarak mücadele etmek zorunda olduğunu bir kez daha yaşamış olmamdır aslında.
“Gölge”nin set ekibi -oyuncularda dahil- genel olarak film boyunca profesyonel olmayı başarsada genede ara ara patlak veren beşeri problemlere özelliklede bunaltıcı ego savaşlarına şahit olduğumu belirtmeliyim. (Adam sendecilik, yağcılık, hır çıkarmacılık, kaytarmacılık gibi gündelik hayattan alışık olduğumuz “sıradan” problemlere deyinmeye bile gerek olmadığını düşünüyorum.) Her ne kadar Gölge’nin setinde yapımı etkileyecek düzeyde önemli bir sorun yaşanmamış olsada özellikle duygusallığın akla baskın geldiği toplumlarda insanların daha profesyonel olabilmesi adına “ego savaşı” olarak adlandırdığım -ama daha detaylıca irdeleyeceğim- bu meseleyi tartışmaya açmakta yarar görüyorum.
Konu sanat olunca egonun ön plana çıkması aslında son derece normal. Bir yönetmeninde tıpkı bir yazar, besteci yada ressam gibi egosantrik olması beklenmelidir. Ancak kolektif sanatların üretim sürecinde birden fazla öznenin oluşu beşeri problemlere -örneğin ego savaşlarına- doğal olarak zemin hazırlar. Ama üretim süreci kolektifte olsa eserin yaratıcısı tektir. Onun haricinde her özne eserinin oluşması için bir araçtır ve bunu kabullenmek zorundadır. Örneğin “profesyonel” bir senfoni orkestrasında şef -conductor- hariç herkez egosunu bir kenara bırakır ve şefin isteklerini harfiyen yerine getirmek için çalışır. Hatta bir solo bölüm bile enstrümanist tarafından değilde şefin istediği yorumla çalınır aslında. Zira her telden ayrı ses -yorum- çıkarsa bütünlük bozulur, senfoni kakafoniye dönüşür. Tabii ki enstrümanistler kendi yorumlarını katma konusunda şefi ikna etmeye çalışabilirler. Hatta bu etkileşim eserin daha da iyi bir yorumla çalınmasına bile sebep olabilir. Ancak son karar nihayetinde şefindir ve şef nederse o olur. Bu bağlamda profesyonellik bir yerde bu tek benliği -tek egoyu- kabulleniştir aslında. Aynı şekilde film setindede durum aynıdır. Tam profesyonel bir ekip -oyuncudan, ışıkcıya, görüntü yönetmeninden, prodüktöre kadar herkes- her koşulda yönetmene tabi olduğu, onun egosundan başka bir egoya sette yer olmadığı asla unutmaz. -Unutmamalıdır. Zira film sayısız parçadan oluşan bir bütündür ve bu integralin -yani eserin- yaratıcısı sadece ve sadece filmin yönetmenidir. Diğerleri bu oluşumun parçalarıdır ama yaratıcıları değil. Pek doğaldır ki sadece integralin yaratıcısı -yani yönetmen- hangi parçanın nasıl olacağına karar verir. Böylece parçaları hedeflediği şekilde bir araya getirebilir. Ama tüm bunlar bir yana her şeye yönetmen karar verir çünkü bu onun filmidir! Çaycının, kameramanın, sescinin yada oyuncunun değil. “Bir falanca filanca filmidir” deyişi bunu ifade eder aslında. Yani “Biz bir araya geldik bir film çektik” işi değildir sinema! Bu gerçeği kabul edemeyenlerse meslek değiştirmeyi mesela yönetmen olmayı deneyebilirler.
Peki ama bu ego savaşının temelinde yatan gerçek nedir? Neden insan bütünlüğü -ve dolayısıyla güzelliği- bozma pahasına bile olsa kendi subjektif fikir yada beğenilerini tuz biber olmak babında bir şekilde çorbaya katmak eğilimindedir? Hatta neden bir şeyleri tamamen yok etmek pahasına bile olsa kendi varlığına dair bir iz bırakma çabası içindedir? -Ki bu izin kendine ait olduğunu kendinden başka hiç kimsenin bilmeyecek olduğunu bilse bile. Yoksa bu şey ego değilde bir “id” meselesimidir? Düşündükçe bir çok durum için aslında bu olasılık daha da kuvvetlenmektedir. Zira bunun akıldan ziyade dürtülerle alakalı olduğu sezilmektedir.
En genele bakıldığında kişinin bir çeşit “iz bırakma çabası” olarak ortaya çıkan bu davranışı belkide kalıcı olma dürtüsünün bir sonucudur. Asırlık bir ıhlamur ağcının kabuğuna, veya bir kafe masasının kaplamasına yada bin yıllık bir kilise duvarının fresklerle bezenmiş sıvasına kazınmış “mahmut, vesysel ve ceyda” yada “galatasaraylı abdullah” gibi oyma işleri böyle bir ilkel dürtünün varlığına işaret eder. Tıpkı mağara duvarlarına öküz resimleri yapan ataları gibi oyma işini yapan bilir ki o ıhlamur ağacı yada klise duvarı ayakta kaldığınca “oyduğu kelimelerde” orada kalacaktır. O artık kendinden sonrakilere biçare varlığını bir şekilde aktarmış ve “ben buradaydım işte!” demiştir. Doğal olarak ağacı ve klisedeki freskleri mahfetmiş olan bu yaşam formuna sadece küfür edilecek olsada genede biçare ruhu bir şekilde hedefine ulaşmıştır işte.
Bu “oyma işi” sadece duvar ve ahşap oymacılığı ile sınırlı kalmaz tabii. Aynı zihniyet sinemadan tiyatroya, müzikten baleye, mimariden şehirciliğe kadar kolektif sanatların hemen her dalında karşımıza çıkar. (Özellikle yerleşik düzene yeni geçmiş toplumlarda bu örneklere daha sık rastlanmasının sebebi ise sanatın daha da genellersek medeniyetin anlamını tam olarak anlamamış olmaları, anlamış olanlarınsa bu anlamı henüz sindirememiş olmalarındandır.)
Ama bazen bu tür oyma işleri yükseklik kompleksine bağlı bir beğenmeme, güvenmeme durumunun sonucu olarak karşımıza çıkar ki kişi kendisini bir çeşit kurtarıcı sanarak eseri alenen oyma işine girişir. Bazende aşağılık kompleksine bağlı bir çekememe durumunun sonucudur ki kişi gizliden gizliye eseri baltalar.
Sonuç olarak “oyma işinde” sebep ister kalıcı olma dürtüsüne bağlı naif bir iz bırakma çabası olsun, ister iyi niyetli gibi gözüken bir kurtarma girişimi olsun, ister çekememeye -kıskançlığa- bağlı tam bir baltalama hareketi olsun hepsi aynı kapıya çıkar. Kolektif sanatlar her zaman bu ciddi tehdit altındadır ve bu tür oymacılara karşı her daim tetikte olunmalıdır.
3 yorum ↓
Sinemanın “fazla kollektif” olması nedeniyle büyük bir dezavantajı var. Zaman zaman marangoz bile filmi etkileyebilecek kişi haline geliyor. (Hatta Star Wars’dan örnek verirsek, Harrison Ford şahane örnek olur, zira Ford sete marangoz olarak gelip oyuncu olarak çıkmıştır!)
İster sanat,ister zanaat olarak bakalım, bireylerin “arzu edilenden fazla” etkili olması doğal olarak Meksika dalgalarına sebebiyet verecektir. (Belki de arkadaşlar Andların çevresinde yeşeren yeni sosyalist akımlardan etkilenip zincirlerinden kurtulmaya karar vermişlerdir!).
İki uç örnek olarak, Sovyetler ve ABD bunu farklı şekillerde çözmüş. ABD’li “personelin” -ki bununla oyuncudan ışıkçıya kadar herkesi kastediyorum- profesyonel olması doğal: aşırı rekabet, yüksek ücretler sözkonusu. Kalifiye insan çok fazla. Yapılan iş ne olursa olsun, bireyler işi maliyet ya da zaman gibi nedenlere dayanarak sabote edebileceklerini anlıyorlarsa, bundan sonra yönetmenin işi gerçekten zor.
Bu açıdan bakarsak, Fatih Terim’in Türkiye’de başarılı bir dizi yönetmeni olacağına dair kalıbımı basarım. (Hişşt genç, o ışığı düzgün tut bakim, where is the kııleyket, sallama kamerayı dünyanı sallarım).
Ha, Fatih Terim’in yönetmen olmasını istiyor muyuz? Sen ben istemiyoruz belki, ama yapılan işlerin kalitesine baktığımız zaman, FT’nin zaten hararetle istendiğini, onun izdeşlerinin görev başında olduklarını görüyoruz.
Şener Şen’in “Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni” ne güzel filmdir!
Zordur öyle sanat filan yapmak. Çocuk zar zor gecekondu üniversitede sinema okuyacak, pazarda limoncunun kazandığı paraya çalışacak, parası olmadığı için hasbelkader içinde yetiştiği düzenden kendini sıyıramamış, hayatında kitap bile okumamış, karpuz sergisinden gayri sergi görmemiş bu adamdan disiplin, titizlik, eleştirel bakış, ve “bir miktar” sanata adanma bekleyeceksin.
Onun için, o adamla Güreli değil, Terim diyalog kurabilecektir. Daha doğrusu, Terim’in diyalog kaygısı olmadığından dolayı, Haydar korkusuyla işini düzgün yapmaya gayret edecektir.
Evet; film yönetmenin eseridir. Aslında, diğerlerinin buna fazla bir itirazı olduğunu sanmıyorum. (Kirk Douglas, Peter Sellers gibileri kategori dışı tutuyorum tabi). “Bu benim eserim, cümlenizi oyarım ülen” yaklaşımı da doğru değil. Ne güzel söylemişin işte kollektif diye, bence biraz daha motivasyon yaratıcı bir yol izlemek gerek. Ben yönetmensem, kameramanı öyle motive etmeliyim ki, “büyük şef, haddime değildir ama, bence şu açıdan çeksek daha iyi olabilir, saygılarımla arz ederim” diyebilmeli. Yani sadece benim istediğimi kusursuz yapmaktan öte, fikir üretebilmeli, ama bende düşündüğü şeyden dolayı kendini “bu adam bu işi bilmez” diye düşündürmeyecek kadar otorite tesis edebilmeliyim. Çok zor iş. Hem general, hem sanatçı olacaksın.
“Yönetmen” aslında güzel bir kelime seçimi. Hepsinin kendine has bir yöntemi var, farklı yollardan başarılı oluyorlar. Mesela konuştuğumuz Adrian Lyne “hilesi” bence çok zekice! Belki Spielberg aynı durumda “seni paraya boğarım” yolunu izlerdi, Mel Gibson çile çektirirdi, Uwe Boll sopa atardı; ama -Uwe Boll hariç!- hepsi bir şekilde aynı başarı seviyesini yakalardı.
Madem Fatih Terim’i saygı ve övgüyle andık, onun anti tezi Lucescu’yu anmadan geçmeyelim. (Futbol sanat, sinema yuvarlaktır gibi bir senteze doğru gitmekteyim)
Lucescu,pısırık diye eleştirilmişti; belki adam elindeki malzemeyle disiplin filan sağlayamayacağını anladığında -7 dil bilen, akıllı uslu, okumuş üflemiş biri Lucescu, o yaştan sonra eline haydarı alacak hali yok!- bambaşka bir yol tutturdu; yumuşak babacan halleriyle “hadi yavrularım benim için oynayın” havası yarattı ve çok da başarılı oldu.
İnanıyorumki Tarkovsky Türkiye’de, Türklerle sinema yapsa yine başarılı olur, ama tarzı ve mizacı bambaşka olurdu. Elimizdeki insani koşulları veri olarak kabul etmek durumda kalacağımız durumlar da var, en azından bir yere kadar.
Ben Meksika dalgası yapan adamın, ne yaptığını idrak ettiğini sanmıyorum. Dolayısıyla, önce onu bir dürtmeli, tekdir ile uslanmazla kötekle üzerine gitmeli. Ya da kötek aşamasına hiç gelmeden, işten uzaklaştırmalı. Ne olursa olsun, döve döve -farklı bir yorum da getirebilirsin- sanat yapılamaz diye düşünüyorum. (Terim bir gün sanatçı olabilirse, belki o yapar)
Bir yandan dürtmeli ama bir yandan da biraz daha saygı göstermeli. Biz hep vasat yaşayan bir milletiz. Yani dövülecek adamı dövmeyiz ama saygı göstermeyi de beceremeyiz. Dikkat et, suratlarımızda genelde boş ya da müstehzi bir ifade vardır. Mesela, “ışıkçı” filan gibi kelimeleri çok bayağı buluyorum. Işık önemli şey yahu, ama sondaki çı,ci,cu eklerinden adamı lastikçi, reçmeci ile aynı kalifikasyon düzeyine indiriyorsun.
Tecrübeyle sabittir; “ışıkçıya” daha güzel bir sıfat bulursan, “bak ben yönetmenim, bu da benim eserim, ama burada çıkaracağın iyi iş, seni de bir şekilde sinema tarihine geçirir” yaklaşımı daha başarılı olur. Hala dalgalanmak isterse, ilave figürler yaptıracak enerji de bir şekilde uygulanır ona. Kimse kimseye mecbur kalarak sanat ya da iş yapmak zorunda kalmamalı. (Neden bilmem, save the whales diyesim geldi)
Önceki yorumumun altına saygılarımla yazmayı unuttuğum için devam ediyorum…
Aslında ne hazin bir karmaşayı yansıtmaktadır 500 yıllık freskin üzerine “Hülyanın mavi gözlerine mecnunum” dizesini kazıyan öküzün ruh hali. Üstün bir yaşam formuna karşı, kendi aciz sanat anlayışıyla mücadele etmekte, kendini ifade etmeye çalışmaktadır! Azıcık kassak, neredeyse soylu bir çabanın silik izlerini bulabiliriz bu eylemde!
Her insanın içinde bir öküz yaşar. (İnkar edin, silah görünce suratınızı limon yemiş gibi buruşturun, çok entel görünürsünüz!). Toplum dediğimiz keşmekeş, tarih boyunca yaratıcı tekniklerle hizaya sokularak, içindeki öküzler zorunlu evrime tabi tutuldu (şimdi bu süreç tersine işliyor). Ben artık insanlara eskisi kadar katı bakamıyorum. Kötü beslenen, “gerçek” medeniyetin nimetlerinden zerre sebeplenemeyen, birsürü zırvayla çocukluktan beri beyinleri yıkanan (ki biz akıllı geçinenler bile zaman zaman beynimizin yıkandığını ancak uzun yıllar sonra farkedebiliyoruz, farkedemeyenlere yazık oluyor) çook büyük güruhlar var. Bu “insan kütlelerinin” daha farklı davranmasını beklemek de rasyonel değil. Hatta, bunun önemli bir kısmından da biz akıllı geçinenler sorumluyuz. İnsanların daha da öküzleştirilmesine seyirci kaldıkça, ya da “onlar öküz canım” diye kenara çekildikçe, çarpık düzene hizmet ediyoruz; sonra “yahu öküzler amma çoğaldı” diye ağlaşıyoruz.
Dünyadan kadınları silelim, erkeklerin %99.9′u bildiğin “harbi” öküzü utandıracak hallere bürünecektir.
Genetik faktörler için yapacak fazla birşey yok. Ama bu gerizekalılığın büyük kısmı insanın eseridir, öğretilmiştir.
Türümüzden bu kadar nefret etmeyelim (karanfil vermediğim kaldı).
Bana bol bol yorum yazma fırsatı verdiğin bu yazı için teşekkür ederim.
Saygılarımla
Barış yorumun kendi başına bir yazı olmuş ve aynı zamanda beni bazı şeyleri tekrar düşünmeye yöneltti. Az önce lynch’in “The Elephant Man” filmini -yıllardan sonra- tekrar seyrettim. Bu olağan üstü güzellikteki filmi seyrettikten sonra duygularım sıcağı sıcağınayken girip bir kaç satır yazmak istedim. Evet film bir Lynch filmiydi ama bu sanat eserinin varolması için bilgisini, zekasını, yeteneğini, emeğini, sanatını, zamanını ama en önemlisi sinemaya olan aşkını, tutksunu koymuş olan herkeze teşekkür ederim! İyi ki çaycısından, oyuncusuna, makyajcısından, ışıkcısına hepsi varmış ki böylesine olağan üstü güzellikte bir filmi Lynch varedebilmiş….
(Not: Bu film insanın ağlamamak için kendisini kasamadığı garip bir filmdir. Öylece kendinizi bırakırsınız filme ve kendinizi ağlarken bulursunuz.) Çok merak ediyorum “Babam ve oğlum” filminin insanlar nesine ağladılar diye ve o filme ağlayanlar fil adamada ağlarlarmı diye…
Yorum Yaz