Entries Tagged 'Serbest Yazı' ↓

Venedik’te Bir Gölge (serbest yazı)

img_1292ppp.jpgPeyami Safa’nın “Selma ve Gölgesi” isimli polisiye romanından uyarlanan ve Mehmet Güreli’nin yönetmenliğini üstlendiği “Gölge” filminin çekimleri nihayet bitti. Tabii ki filmle ilgili hiç bir yorum yapmayacağım zira hem filmin kamera arkasında yer almış biri olarak bir yorum yapmam yanlış olur hemde bir film tam olarak bitmeden konuşmak manasızdır.

Prodüksiyonun ikinci etabı olan Venedik setinde bulunmuş olmak ise benim için gerçek bir deneyim oldu. İlk set deneyimim olmasada Venedik gibi “egzantirik” bir şehirde bir Türk ekibini çalışırken izlemek son derece ilginçti; Domuz inadından dolayı açlık çekenler, şehrin dokusundan çok pizzanın kokusundan etkilenenler, sessiz sokaklarda bağıra çağıra birilerini azarlayıp söylenenler gibi. -Haa birde en kritik sahnelerden birinin çekimleri sırasında kamera arkasında meksika dalgası yapanlar vardır ki sanırım sinema tarihinde bir ilktir bu! Ama en önemlisi sanat için sinema yapmanın ne kadar zor bir iş olduğunu, yönetmenin teknik zorlukların yanısıra kamera önünde ve arkasında oluşan hertürden beşeri problemlede eş zamanlı olarak mücadele etmek zorunda olduğunu bir kez daha yaşamış olmamdır aslında.

venedik-golge-filmi-ekip.jpg“Gölge”nin set ekibi -oyuncularda dahil- genel olarak film boyunca profesyonel olmayı başarsada genede ara ara patlak veren beşeri problemlere özelliklede bunaltıcı ego savaşlarına şahit olduğumu belirtmeliyim. (Adam sendecilik, yağcılık, hır çıkarmacılık, kaytarmacılık gibi gündelik hayattan alışık olduğumuz “sıradan” problemlere deyinmeye bile gerek olmadığını düşünüyorum.) Her ne kadar Gölge’nin setinde yapımı etkileyecek düzeyde önemli bir sorun yaşanmamış olsada özellikle duygusallığın akla baskın geldiği toplumlarda insanların daha profesyonel olabilmesi adına “ego savaşı” olarak adlandırdığım -ama daha detaylıca irdeleyeceğim- bu meseleyi tartışmaya açmakta yarar görüyorum.

img_1178.JPGKonu sanat olunca egonun ön plana çıkması aslında son derece normal. Bir yönetmeninde tıpkı bir yazar, besteci yada ressam gibi egosantrik olması beklenmelidir. Ancak kolektif sanatların üretim sürecinde birden fazla öznenin oluşu beşeri problemlere -örneğin ego savaşlarına- doğal olarak zemin hazırlar. Ama üretim süreci kolektifte olsa eserin yaratıcısı tektir. Onun haricinde her özne eserinin oluşması için bir araçtır ve bunu kabullenmek zorundadır. Örneğin “profesyonel” bir senfoni orkestrasında şef -conductor- hariç herkez egosunu bir kenara bırakır ve şefin isteklerini harfiyen yerine getirmek için çalışır. Hatta bir solo bölüm bile enstrümanist tarafından değilde şefin istediği yorumla çalınır aslında. Zira her telden ayrı ses -yorum- çıkarsa bütünlük bozulur, senfoni kakafoniye dönüşür. Tabii ki enstrümanistler kendi yorumlarını katma konusunda şefi ikna etmeye çalışabilirler. Hatta bu etkileşim eserin daha da iyi bir yorumla çalınmasına bile sebep olabilir. Ancak son karar nihayetinde şefindir ve şef nederse o olur. Bu bağlamda profesyonellik bir yerde bu tek benliği -tek egoyu- kabulleniştir aslında. Aynı şekilde film setindede durum aynıdır. Tam profesyonel bir ekip -oyuncudan, ışıkcıya, görüntü yönetmeninden, prodüktöre kadar herkes- her koşulda yönetmene tabi olduğu, onun egosundan başka bir egoya sette yer olmadığı asla unutmaz. -Unutmamalıdır. Zira film sayısız parçadan oluşan bir bütündür ve bu integralin -yani eserin- yaratıcısı sadece ve sadece filmin yönetmenidir. Diğerleri bu oluşumun parçalarıdır ama yaratıcıları değil. Pek doğaldır ki sadece integralin yaratıcısı -yani yönetmen- hangi parçanın nasıl olacağına karar verir. Böylece parçaları hedeflediği şekilde bir araya getirebilir. Ama tüm bunlar bir yana her şeye yönetmen karar verir çünkü bu onun filmidir! Çaycının, kameramanın, sescinin yada oyuncunun değil. “Bir falanca filanca filmidir” deyişi bunu ifade eder aslında. Yani “Biz bir araya geldik bir film çektik” işi değildir sinema! Bu gerçeği kabul edemeyenlerse meslek değiştirmeyi mesela yönetmen olmayı deneyebilirler.

img_0993.jpgPeki ama bu ego savaşının temelinde yatan gerçek nedir? Neden insan bütünlüğü -ve dolayısıyla güzelliği- bozma pahasına bile olsa kendi subjektif fikir yada beğenilerini tuz biber olmak babında bir şekilde çorbaya katmak eğilimindedir? Hatta neden bir şeyleri tamamen yok etmek pahasına bile olsa kendi varlığına dair bir iz bırakma çabası içindedir? -Ki bu izin kendine ait olduğunu kendinden başka hiç kimsenin bilmeyecek olduğunu bilse bile. Yoksa bu şey ego değilde bir “id” meselesimidir? Düşündükçe bir çok durum için aslında bu olasılık daha da kuvvetlenmektedir. Zira bunun akıldan ziyade dürtülerle alakalı olduğu sezilmektedir.

En genele bakıldığında kişinin bir çeşit “iz bırakma çabası” olarak ortaya çıkan bu davranışı belkide kalıcı olma dürtüsünün bir sonucudur. Asırlık bir ıhlamur ağcının kabuğuna, veya bir kafe masasının kaplamasına yada bin yıllık bir kilise duvarının fresklerle bezenmiş sıvasına kazınmış “mahmut, vesysel ve ceyda” yada “galatasaraylı abdullah” gibi oyma işleri böyle bir ilkel dürtünün varlığına işaret eder. Tıpkı mağara duvarlarına öküz resimleri yapan ataları gibi oyma işini yapan bilir ki o ıhlamur ağacı yada klise duvarı ayakta kaldığınca “oyduğu kelimelerde” orada kalacaktır. O artık kendinden sonrakilere biçare varlığını bir şekilde aktarmış ve “ben buradaydım işte!” demiştir. Doğal olarak ağacı ve klisedeki freskleri mahfetmiş olan bu yaşam formuna sadece küfür edilecek olsada genede biçare ruhu bir şekilde hedefine ulaşmıştır işte.

Bu “oyma işi” sadece duvar ve ahşap oymacılığı ile sınırlı kalmaz tabii. Aynı zihniyet sinemadan tiyatroya, müzikten baleye, mimariden şehirciliğe kadar kolektif sanatların hemen her dalında karşımıza çıkar. (Özellikle yerleşik düzene yeni geçmiş toplumlarda bu örneklere daha sık rastlanmasının sebebi ise sanatın daha da genellersek medeniyetin anlamını tam olarak anlamamış olmaları, anlamış olanlarınsa bu anlamı henüz sindirememiş olmalarındandır.)

Ama bazen bu tür oyma işleri yükseklik kompleksine bağlı bir beğenmeme, güvenmeme durumunun sonucu olarak karşımıza çıkar ki kişi kendisini bir çeşit kurtarıcı sanarak eseri alenen oyma işine girişir. Bazende aşağılık kompleksine bağlı bir çekememe durumunun sonucudur ki kişi gizliden gizliye eseri baltalar.

Sonuç olarak “oyma işinde” sebep ister kalıcı olma dürtüsüne bağlı naif bir iz bırakma çabası olsun, ister iyi niyetli gibi gözüken bir kurtarma girişimi olsun, ister çekememeye -kıskançlığa- bağlı tam bir baltalama hareketi olsun hepsi aynı kapıya çıkar. Kolektif sanatlar her zaman bu ciddi tehdit altındadır ve bu tür oymacılara karşı her daim tetikte olunmalıdır.