Prolog
Bu makale “Günümüzde Entelektüel Kimdir?” sorusuna “net” bir tanım getirmeye çalışır. Zira entelektüelin tanımı kaynaktan kaynağa, bakış açısından bakış açısına farklılıklar göstermektedir. Türk Dil Kurumu entelektüel için şu tanımları yapmaktadır; {1.Bilim, teknik ve kültürün değişik dallarında özel öğrenim görmüş (kimse), aydın, münevver. 2.Fikir sorunlarıyla ilgili: “Entelektüel bir çalışma.”} Hemen akabinde “aydın” yani “münevver” tanımına bakılırsa; {Kültürlü, okumuş, görgülü, ileri düşünceli (kimse).} Her iki tanımı bir araya getirirsek; {Bilim, teknik ve kültürün değişik dallarında özel öğrenim görmüş (kimse) ve/veya kültürlü, okumuş, görgülü, ileri düşünceli (kimse)} Bu tanımlamanın netlikten uzak ve subjektif olduğu barizdir! Örneğin bilim ve teknik dalında özel öğrenim görmüş bir “mühendis” yada “eczacı” entelektüelmidir? Yada tüm din kitaplarını okumuş, din kültürü üstdüzey, görgülü ve ilahiyat yönünden ileri düşünceli, eczacılık öğrenimide görmüş bir “imam” entelektüelmidir? Entelektüelizm gibi ciddi bir kavram daha net ve ayakları yere basan bir tanıma sahip olmalıdır! Bu makale rasyonel bir bakış açısından bu tanımı yapmaya çalışır.
1. Argüman: Rasyonalizm ve empirizmin sentezi
Klasik anlamda rasyonalizm Hegel’in şu savıyla özetlenebilir. “Gerçek olan her şey rasyoneldir, rasyonel olan her şey gerçektir.” Yani gerçek olan her şey rasyonelse gerçeğe sadece salt akıl yoluyla -teorik olarak- ulaşılabileceğini savunur. [Ancak şunuda hemen belirtmeliyim; “Rasyonel olan her şey gerçekse Hegel’in bu rasyonel savıda doğrudur” demek “petitio principii” safsatası yapmak demektir. Zaten Hegel bunu doğru bir önerme olarak değil kanıtlanmayı bekleyen bir sav olarak ortaya atmıştır. Bu sav ayrıca çok ciddi safsatalara ve çarpıtmalara sebep olmuş sosyolojik bir vaka olarak incelenebilir.]
Klasik anlamda empirizm -ampirizm yada deneycilik- rasyonalizmin karşıt görüşüdür. Bilginin gözlem, deneme veya duyular ile elde edilebileceğini savunur. David Hume’nin ortaya attığı “tabula rasa” yani “boş levha” savıyla özetlenebilir. Bu sava göre bireysel olarak insan doğuştan boş bir levha gibidir. Bireyin tüm bilgi kaynağı kademeli olarak dış dünyadan edindiği deneyimler ve duyumsal algılamalarından oluşur.
Bu makale ne salt klasik rasyonalizmi nede salt klasik empirizmi tek başına baz alır. Zira -kendi kanımca- her iki öğretide tek başına kabul edilemezdir. Ancak her ikisinin bir sentezinden bahsedilebilir.
Açıklama: 1) Rasyonalizmin ve empirizmin bu sentezi bundan böyle sadece “rasyonalizm” olarak adlandırılacaktır. Bu seçimi yapmamın asıl sebebi rasyonalizmin etimolojik olarak “rasyonalizasyon” eyleminden türemesi ve rasyonalizasyon sürecinin hem apirioriyi hemde aposterioriyi içermesidir. Ayrıca akıl olmadan deneycilikten bahsetmek mümkün olamaz! Yani empirizm gene bir şeylerin rasyonalizasyonu sonucu ortaya çıkan bir görüş olduğuna göre bu seçim yerindedir. 2) Rasyonalizasyon tanımı: T.D.K:{Ussallaştırma, akla dayattırma.}, Worldnet-Princeton University:{The cognitive process of making something seem consistent with or based on reason}
2. Argüman: Dünyayı(1) anlama yolunda rasyonalizm ve antidogmatizm
Evrim sürecinde insan önce deneme-yanılmanın ötesine geçerek akıl yürütmeye başlamış sonra mantığı keşfederek(2) akıl yürütme mekanizmasını “fizyolojik duyuma bağlı algı düzeyinde”(2.5) kusursuz işleyen net bir sisteme oturtmuştur.(3) Böylece deneyim ve deneylerden gelen “aposterioriyi” ve akıldan gelen “aprioriyi” mantık kuralları çerçevesinde işleyip sonuçlara, bazende gerçeklere ulaşmıştır.(4) Ulaştığı gerçeklerin ışığında yeni teoriler, teknikler ve teknolojiler geliştirmiş, bu gelişime paralel olarak algı düzeyi artmış, algı düzeyine paralel olarak rasyonel düşüncenin hareket sahası genişlemiş ve insan “fizyolojik duyuma bağlı algı düzeyinin” çok ötesinde varolan gerçekleri keşfetmeye başlamıştır.(5)
Günümüzde insan “fizyolojik duyuma bağlı algı düzeyinin” çok ötesinde gerçekler barındıran bu dünyayı felsefe, bilim ve matematik aracılığıyla yani salt rasyonel aktivitelerle keşfetmekte ve bu dünyanın bir kısmını artık net olarak kavrayabilmektedir.(6) Rasyonalizmle gelinen bu nokta ve dogmatizmle gelen karanlık dönemler(7) göstermektedir ki dünyayı sorgulama, anlama ve gerçeklere ulaşma yolunda rasyonalizm tam bir başarı dogmatizm ise tam bir başarısızlıktır!
Sonuç olarak; “Rasyonalizm gerçeğe giden kesin bir yol olabilir ancak dogmatizm gerçeğe giden kesin bir yol asla değildir!“(8)
Bu kati önerme bir “argumentum ad ignorantiam”(8.5) yada başka bir safsata değildir! Bu önermenin doğruluğunu gene kendi kurduğum -bana ait ve orjinal olan- şu mantık örgüsüyle ispat edeceğim;
İspat:
1. Dogmatizm her hangi bir önermeyi doğruluğunu sınamadan kabul edebilir.
2. Rasyonalizm en az bir tane “salt gerçeğe” ulaşmıştır; “Düşünüyorum öyleyse varım!”
3. Dogmatizm “düşünüyorum öyleyse yokum” önermesinide doğrulunu sınamadan “salt gerçek” olarak kabul edebilir.
Öyleyse => Dogmatizm gerçeğe giden kesin bir yol değildir! ve Rasyonalizm gerçeğe giden kesin bir yol olabilir!
Şimdi bu sonucu bir adım ileri taşıyalım;
1. Teolojinin temeli dogmatizmdir.
2. Dogmatizm gerçeğe giden kesin bir yol değildir.
Öyleyse => Teoloji gerçeğe giden kesin bir yol değildir!
Açıklama: “…gerçeğe giden kesin bir yol değildir” deyişindeki “kesin” kelimesi cümleye şu manayı katar; “Bu yol gerçeğe tesadüf eseri çıkabilir.” Ancak 1. önerme yani “Dogmatizm her hangi bir önermeyi doğruluğunu sınamadan kabul edebilir.” önermesi gereği yanlış yanlışı doğuracak ve gerçeğe giden yolda bu ihtimal katlanarak küçülecektir.
3.Argüman: Rasyonalizasyon dürtüsü
Sosyolojik olarak bakıldığında tüm bu rasyonel aktiviteleri ön plana çıkaran birincil dürtü gene hayatta kalma savaşında güçlenmek ve rakiplerine karşı avantajlı bir konuma geçmektir.(9) Zira akıl ve bilgi güçtür!(10) Uygulamada felsefe, bilim ve matematik üçlüsü siyasi, ekonomik ve teknolojik gelişmelere yön vererek bu amaca hizmet eder. Bu alanlarda faliyet gösteren bireylerse toplum içinde para, itibar ve iktidar gibi değerler kazanarak güçlenir.(11) Ancak kişinin rasyonel aktivitelerle dünyayı sorgulama, anlama ve gerçeklere ulaşma çabası zamanla resmen bir hazza dönüşür.(11.5) Bu yönüyle rasyonalizm tıpkı dogmatizm gibi zamanla içten gelen bir dürtüye sebep olur. Ama bu dürtü “şeylere inanmak” yerine “şeylerin rasyonalizasyon sürecine sokulması dürtüsüdür!(12)
Sonuç olarak; “Rasyonalizasyon eylemine geçiş zamanla bir dürtüye dönüşebilir“(13)
Açıklama: “Rasyonalizasyon eylemine geçiş…” deyişindeki geçiş kelimesi cümleye şu manayı katar; “Rasyonalizasyon eylemini başlatmak, harekete geçirmek.” Örneğin; “Neden böyle…?” diye soruvermek.
4. Argüman: Dünyaya anlam katma yolunda sanat
İnsan beyni akıl yürüten, duygular üreten, hayal eden ve daha bir çok kompleks süreci istemli yada istemsiz olarak gerçekleştiren bir mekanizmadır ve salt rasyonel aktivitelerle yetinmez. Bu bağlamda “salt duygularıyla şekillendirdiği hayallerini yani fantazilerini”(14) yada “salt gözlem ve akıl yürütmeye dayanan rasyonel sentezlerini duygularını da katarak”(15) kendine has “subjektif” bir bakış açısından ifade etmek(16) dışa vurmak ister. İşte bu ihtiyaç aklın, duyguların ve hayal gücünün bir sentezi olan sanatı doğurmuştur.(17)
Sanat subjektif bir ifade biçimi olsada sanatsal yapıt varolduğu andan itibaren yep yeni bir “varlık” düzeyinde dünyada yerini alır.(18) Bir fizikci tarafından keşfedilmeyi bekleyen atom altı partikülden yada bir matematikci tarafından formülize edilmeyi bekleyen bir sayı dizisinden yada bir filozof tarafından farkedilmeyi bekleyen bir paradokstan tek farkı bizzat insan yaratısı olarak subjektif oluşu ve gene subjektif yorumlamaya açık oluşudur.(19) Ama bu -onu algılayan kişi tarafından- rasyonalizasyon sürecine sokamayacağı anlamına gelmez. Bilakis rasyonalizasyon sürecine sokulmalıdır.
Sanatsal yapıt -yada sanat eseri- mantık kuralları haricinde yada mantık kuralları dahilinde yaratılmış bir alt dünyadır.(20) Mantık kuralları haricinde yaratılmışsa(21) içerik olarak rasyonalizasyon sürecine sokulamaz. Yanlız somut dış kabuğu -teknik özellikleri gibi- rasyonalize edilebilir. Ama içeriği yarattığı duygular, çağrışımlar düzeyinde -onu algılayan kişi tarafından- subjektif olarak değerlendirilir. Ancak mantık kuralları dahilinde yaratılmışsa(22) kendi başına kısmi yada tam bir model olarak ele alınıp rasyonalizasyon sürecine sokulur. Aksiyomları, önermeleri, argümanları ve tezleriyle -tıpkı bir bilimsel makale gibi- objektif olarak incelenir. İçeriğini sunuş biçimiyle -yani anlatımıyla- subjektif olarak eleştirilir. Tüm bunlar ve yarattığı duygularla eğer yeni ve anlamlı birşeyler(23) ortaya koyabilmişse bu dünyaya -yada onu algılayan kişinin kendi iç dünyasına- yeni bir anlam katmış olur!(24)
Sonuç olarak; “Sanat dünyaya anlam katan kesin bir yol olabilir.”
Açıklama: 1) Sanatçı tarafında “anlam katmak” şu manaya gelir; “Dış dünyaya anlaşılmayı bekleyen yeni bir şey katmak.” 2) Sanatı algılayan kişi tarafında “anlam katmak” şu manaya gelir; “İç dünyasında varolan anlamlara bir yenisini daha katmak.” 3) Anlamlar” objektif ve subjektif formlarda belirebilir.
Sentez: Entelektüelin yeniden tanımı
1. Entelektüel rasyonalizmle dünyayı anlamaya çalışır ve antidogmatiktir-kuşkucudur. (25) (26) (1. ve 2. argümanlar gereği olarak.)
2. Entelektüel dürtüsel olarak rasyoneldir. (3.argüman gereği olarak.)
3. Entelektüel sanatla dünyaya yada salt kendi dünyasına anlam katmaya çalışır.(27) (4. argüman gereği olarak.)
Sonuç
(28)Entelektüel rasyonalizmle dünyayı anlamaya sanatla ona anlam katmaya çalışır ve bu eylemlere geçişi zorlama değil dürtüseldir. Entelektüel kişinin bilgi dağarcığı(29), mesleği, eğitimi, akademik kariyeri önemsizdir.(30) Önemli olan; Algısını açık tutarak hem somut hemde soyut “şeyleri” yakalaması (algı yeteneği), bağlantıları sezmesi (sezgi gücü), bilgi depolaması (hafıza), depoladığı bilgiyi analiz etmesi (analitik zeka) ve tutarlı fikirler üretmesi (sentetik zeka) olarak özetlenebilir.
Açıklamalar
1) Bu makalede sözü edilen dünya mental, fiziksel, ve matematiksel 3 dünyanın oluşturduğu evrendir. Bir başka deyişle algı sınırlarımıza dahil olan ve olmayan herşeyi kapsayan evrenin bütünüdür.
2) Dikkat edilecek olursa “mantığı keşfetmiş” diyorum. Zira mantık evrensel bir tekilliğe sahiptir. Bu sebeple “benim mantığıma göre…” veya “onun mantığına göre…” gibi söylemler tamamen mantıksızdır. (Safsatadır.)
2.5) Fizyolojik duyuma bağlı algı düzeyi 3 boyutlu Öklid uzayı (Euclid Space) ile sınırlıdır. Yani 5 duyu organıyla duyumlanan dünya bu 3 boyutlu dünyadır. Zaman uzaydan bağımsız akar gibi duyumsanır. Ancak Einstein’ın genel görelilik kuramıyla ortaya koyduğu gerçekler 4 boyutlu Minkowski uzay-zaman varlığını ispatlamış ve fiziksel dünyada Öklid uzayı geçerliliğini kaybetmiştir. Bu gibi örnekler bilgi dağarcığımız arttıkca algının fizyolojik duyuma bağlı algı düzeyi sınırını aştığının bir kanıtıdır.
3) Bu sistem giren bilgilerin nicelikleri ve nitelikleri oranında kaliteli sonuçlar çıkarır. Ancak bilgi sisteme girdiği andan itibaren sistem kusursuz işler. Dolayısızla giren bilgiler tam ve kusursuz olduğu taktirde çıkan sonuçlarda tam ve kusursuz olacaktır ki buna en iyi örnek matematiktir. Matematik sistemin kusursuz çalıştığının mutlak bir göstergesidir. (Burada “matematik kusursuzdur” demiyorum zira Russel’ın kümeler paradoksu gibi istisnalar kusursuzluğuna şüphe düşürmektedir. Ancak matematiksel mantık kusursuz çalışmaktadır. Zira Russel paradoksuda gene matematiksel mantığın ortaya koyduğu tam bir paradokstur.)
4) Örneğin “Ben varmıyım?” sorusunun cevabı Rene Descartes tarafından şu önermeyle cevaplanmıştır. “Cogito ergo sum!” yani “Düşünüyorum öyleyse varım!”. Bu kesin doğru bir önermedir. Ancak bu önerme sadece mental dünyadaki varlığın bir ispatıdır. Fiziksel dünyadaki varlığı ispatlamaz. Descartes’cı rasyonalizm salt aklın ancak mental ve matematiksel dünyaya ait gerçeklere ulaşılabileceğini fiziksel dünyanın gerçeklerine ancak empirik bilgiyi temel alan aklın ulaşılabileceğini savunur. Aslında bu düşüncede tartışmaya açıktır. Zira mental, matematiksel ve fiziksel olarak varolan bu 3 dünya birbirleriyle etkileşim içindeyse -ki bu bakış açısına göre hem bir aposteriori hemde bir apriori olarak kabul edilebilir- mental ve matematiksel dünyanın fiziksel dünyadan tamamen izole olmadığı sonucuna varırız. Öyleyse; 1) “Salt apriori ile akıl yürüterek mental ve matematiksel dünyanın “tüm” gerçeklerine ulaşılamaz.” 2) “Salt aposteriori ile akıl yürüterek fiziksel dünyanın “tüm” gerçeklerine ulaşılamaz.” sonucunu doğurur. Bu bağlamda modern rasyonalizmi yeniden tanımlarsak; Modern rasyonalizm salt aklın mental ve matematiksel dünyaların bütününe değil ancak bir kısmına ait gerçeklere ulaşabilir olduğunu, salt empirik bilgiyle ise fiziksel dünyanın bütününe değil ancak bir kısmına ait gerçeklere ulaşılabilir olduğunu savunur. Yani modern rasyonalizm salt akılcılıkla salt deneyselciliğin bir sentezidir. (En azından benim görüşüm bu yöndedir.)
5) Modern fizik ve matematik “fizyolojik duyuma bağlı algı düzeyimizin” çok ötesinde fenomenlerin varlığını ortaya koymuştur. Öyleki “gerçek” dünya “fizyolojik duyuma bağlı algı düzeyinde” algıladığımız dünya ile çelişen yada enstürmantasyon yoluyla bile duyumsanması imkansız olan bir çok olguya sahiptir. Bu çelişkiye örnek olarak kuantum düzeyinde nedensellik ikesinin -determinizmin- geçersizliği yada dalga-parçacık dualitesi gibi fiziksel dünyaya ait olgular gösterilebilir. Duyumsanması imkansız olana dair bir başka örnekse fiziksel ve matematiksel dünyaya ait topolojik geometrinin ortaya koyduğu çok boyutlu manifoldlardır. Minkowsky uzay-zamanı 4 boyutlu manifolda bir örnektir. Ancak projektif metodla bu çok boyutlu manifoldlar 3. boyuttaki projeksiyonları yardımıyla kısmi olarak duyumsanabilir.
6)Bunun somut kanıtları olarak uygulamada şunlar ileri sürülebilir; Kusursuz işleyen matematiksel mantığın matematiksel dünyayı anlama başarısı, matematikten destek alan bilimin geliştirdiği yüksek teknoloji, felsefenin toplumsal öngörüleri ve geliştirdiği rasyonel siyasi-ekonomik sistemler…
7) Ortaçağda yaşanan karanlık dönem teizm ve skolastizm gibi hertürden anti-rasyonalist düşüncenin ne sonuçlar doğuracağının bir göstergesidir.
8) Birazda hissi bakarsak; Gerçekten dogmatizm bir alternatif olabilirmi? İnan yada inançla atomu parçalamak, açlığa çözüm getirmek yada sadece basit ama ayakları yere basan bir “fikircik” üretmek mümkün olabilirmi? “Dogmatizmle gerçeğe ulaşma arzusu bir şekilde inanç duvarına çarpmaya ve sığ bir havuzda boğulmaya mahkumdur.”
8.5) “Aksi ispatlanamadığına göre doğrudur.” safsatası.
9) Toplumsal olarak bakdığında felsefe, bilim ve matematiğin gücünden yani akıl ve bilginin gücünden faydalanmak toplumun çıkarınadır. Böylece o toplum siyasi, ekonomik ve teknoloji parametrelerine bağlı olarak diğer kümelere göre daha avantajlı bir konum kazanabilir. Bireysel olarak bakıldığında -göreli az sayıda insanın faliyet gösterebildiği- felsefe, bilim ve matematikte varlık gösterebilen kişi toplum içinde saygınlığını dolayısıyla gücünü arttırır ve rakiplerine göre avantajlı konuma geçer. (Bu varsayımlar idealize edilmiş toplum modelleri için geçerlidir. Gerçekte durum biraz farklıdır.)
10) Öngörü, planlama, taktik, strateji, silah..vs. gibi. (Bir not olarak eklemeliyim; En büyük bilimsel ve teknolojik atılımlar savaşlarda yada savaş ihtimali olan ortamlarda gerçekleşmektedir. Bunlara örnek olarak 2.Dünya savaşı ve SSCB-ABD nin çift kutuplu soğuk savaş dönemi bilimsel ve teknolojik atılımları gösterilebilir.)
11) Medeniyet öncesi çağlarda insan bilinmeyenin yarattığı korkuyla başedebilmek adına inanç silahını kullanmış ancak bu zamanla yerini somut bir silah olan rasyonalizme bırakmıştır. Ancak insanlık tarihinin kronolojik anlamda bu süreci geçirmediği ortadadır. Avcı-toplayıcı göçebe klanlardan eski mısır ve yunan medeniyetlerine oradan ortaçağ karanlık dönemine ve nihayetinde günümüze uzanan inişli çıkışlı bir yol izlemiştir.
11.5) İdealde bu böyledir. Akademik camialarda bile sadece makam kaygısı güden soytarılar türemiştir.
12) Gerçektende doğumundan itibaren dogmalarla, inan ve inançla yıkanmış bir beyin nasıl olurda rasyonalizmi seçebilir? Belkide bazı insanlar şanslı bazılarıda şansız doğmuştur. Kim şanslı kim şanssız buna karar verecek olan ise okuyucudur.
13) Bu dürtü; arzu, tutku …vs gibidir.
14) Hayal gücü. Bu sanatta hayal gücünün ifadesi yada dışa vurumudur.
15) Yaratıcı güç. Bu sanatta yaratıcı gücün ifadesi yada dışa vurumudur.
16) Sanat -az yada çok- subjektif bir bakış açısına sahip olmak zorundadır. Sanat objektif olamaz! Bu önermenin doğruluğunu şu örnekle savunmaktayım; Bir fotografçının “objektifine” takılan bir resim karesi dahi, resmi çeken fotografçının bakış açısından o anı yansıtır. O açıyla fotografçı bize kendi yorumunu -kısmen yada tamamen- manipüle eder. Örnek olarak gözünüzde siyah-beyaz şöyle bir kare canlandırın; “Bir tüfek namlusunun hemen altında yere çömelmiş ağlamakta olan bir çocuk.” Nasıl yorumladınız? Şimdi aynı anın genel plandan çekilmiş ama fotografçının size göstermediği karesi; “Bir lünaparkta ördekleri vurmadığı için oğluna hediye ayıcık veremeyen kötü nişancı bir babanın “ayıcığımı isterim” diye zırlayan oğluna tüfeği gösterip “ayarı bozuk olum vurulmuyor” diyerek bu zor durumu izah etme çabası.” Bir başka zıt örnekte gizli bir yere bir kamera yerleştirip rastgele sokaktan geçenleri kaydetmektir. Eğer bu işi yapan sokaktan geçenleri hiç bir şekilde etkilemiyor yada manipüle etmiyorsa bu sanat değil veri toplayıcılıktır.Zira sanat akıl işidir. (Son olarak şunuda belirtmek isterim; Sanat eserinin kendisi kadar onu algılayan kişi tarafından yorumlanması da subjektiftir. Bu sebeple görüş farklılıkları hatta tam zıt görüşler sanatta her daim beklenmelidir.)
17) “Sanatsız bir dünya insanı ruhsuz ve mekanik bir dünyaya mahkum ederdi.”
18) Nitelikli olsun niteliksiz olsun yeterki orijinal olsun tüm sanat eserleri için bu geçerlidir. Ayrıca subjektif bir yapıtın niteliğine kim karar verebilir?
19) Bir fizikci bir nötrinoyu kendince yani subjektif olarak yorumlayamaz. Yorumları objektif olmak zorundadır. Yani “bence nötrino şudur…budur…” diyemez.
20) Burada tamamen yada kısmen orjinaliğe sahip gerçek yapıtlardan bahsedilmektedir. Kopyalar yada derlemeler veya saçmalar yada safsatalar sanat eseri olarak kabul edilemezler. (Neyin sanat neyin zırva olduğunun tartışması ise bu makalenin sınırları dışındadır.)
21) Salt hayal gücünün ifadesi. Fantaziler…vs.
22) Analitik-sentetik zeka (yaratıcı güç) ve hayal gücünün ifadesi.
23) Anlamlı birşeyler derken yeni fikirler ve-veya yeni anlatım öğeleri (yani metaforlar, semboller, ironiler, mizah …vs. ) kastedilmektedir.
24) Hayatın kendi başına tek bir anlamı olmama ihtimali göz önünde bulundurulursa bu çok güzel bir şey değilmi?
25) Bu deyiş “entelektüel kişi resmi olarak matematiksel, bilimsel yada felsefi faliyetlerde bulunmalıdır” anlamı taşımaz.
26) Dikkat edilirse sanatsal yapıtlarda anlaşılmayı bekleyen dünyanın varlıkları olarak kabul edilir. Aynı rasyonel yaklaşımla sanatıda sorgulamak, anlamak ve içinde barındırdığı -objektif- gerçeklere ulaşılmak zorundadır.
27) Bu deyiş “entelektüel kişi sanat yapmalıdır” anlamı taşımaz.
28) Entelektüelin tanımında adalet kavramına özellikle girmedim. Zira bu koşullara uyan birinin en azından evrensele yakın bir adalet mekanizması kurabileceğini ve istisnalar dışında adil olacağını düşünüyorum. (Karşıt örnek: Dr. Hannibal Lecter bir entellektüelmidir?) Ahlak kuralları ise bu tanıma uyan birini zaten bağlamaz. Zira ahlak kuralları olmadanda doğru yolu kendi başına bulabilecek kapasitede yani akıl ve bilgi düzeyindedir.
29) Bilgi dağarcığı önemsizdir. Zira bu gün averaj bir orta okul öğrencisinin bilgi dağarcığı Sokrates’ in çok ötesindedir. (Ancak bu zır cahil olabileceği anlamına gelmez en azından bu makaleyi ana fikir olarak anlayacak düzeyde bilgi sahibi olmalıdır. Aksi taktirde zaten entelektüel tanımıyla çelişir.)
30) Bu tanıma göre bir fizikci, tıp doktoru yada sanatcı sadece mesleklerinden dolayı entelektüel sayılamazlar. İroniktir ama evrim teorisini reddeden doktorlar yada “Tanrı zar atmaz!” diyen Einstein gibi fizikçiler bu tanıma göre entelektüel sayılmazken bir tornacı yada contajı pek tabii entelektüel sayılabilir!
Epilog
Bu makalenin kapsamına uygun hoş bir espri katarak yazıma son vermek isterim. Klişe ama çok etkili bir yöntem olan bir boyut alta inmek yöntemiyle kurguladığım bu masalımı espri mahiyetinde sunuyorum;
Noktacık Fenomeni
2 boyutlu düz bir dünyada gene 2 boyutlu düm düz canlılar yaşarmış ve bu dünya geometrinin tüm kurallarına uyarmış! Bunlardan Pentagon, Hexagon ve Heptagon hep birlikte gezer, tartışırlarmış. Bir gün gene hararetli bir tartışmaya tutuşmuşlar. Tanrının varlığı üstüne hırlaşmaya başlamışlar. Hexagon “Tanrı yoktur!” diye haykırmış, Heptagon “Boştur bu tartışma!” diye söylenmiş, Pentagon “Bre imansızlar!” diye gürlemiş.
Tam birbirlerine girecek tartışmaya pisleyecekken bir anda önlerinde bir noktacık varolmuş. Hepsi susmuş, şok olmuş. Yoktan varolan noktacık başlamış hareket etmeye. Rastgele doğrular, daireler, elipsler çizmeye. Bir varolmuş bir yok olmuş ve sonunda durmuş. Üçü birden hayretler içinde noktacığa bakarken noktacık geldiği gibi sessizce kaybolmuş.
En aptalları olan Pentagon histerik çığlıklar atarak tanrısına yakarmış. “Ey yüce tanrım ben ettim sen eyleme kıyma şu biçarene. Mucizenle açıldı gözüm bakma o eski zalime…” diyerek ağlamış. Hexagon sessizce titreye titreye oradan uzaklaşmış. En akıllıları olan Heptagon ise ilk şoku atlatmış ve septik yaklaşmış! “Dur hele bir bakalım şu işin haline.” demiş…
O günden sonra noktacık ara ara tekrar belirmiş. Heptegon hırs yapmış önce “Emaytiyi” bitirmiş. Okumuş ilim irfan eylemiş ve şu teoriyi bellemiş; “İşbu noktacık fenomeni bir süper-dairenin belirlenemez halidir. Lakin bu hali olasılık düzeyinde tahmin edilebilir bir düzendedir!”
2 boyutlu dünyada Heptegon zafer çığlıkları atar iken, Hexagon bir tımarhanede usul usul yatar iken, Pentagon bir tapınakda kendini yerden yere atar iken yukarıda 3 boyutlu dünyada küçük bir çocuğun feryadı yankılanmış. “Anneee topum patladı!”
Levent Soyarslan (26. 11. 2007)
Bibliyografya
Türk Dil Kurumu “Güncel Türkçe Sözlük”
WorldNet-Princeton Univercity Cognitive Science Laboratory
[Ayrıca hiç bir kaynaktan alıntı yada derleme yapılmamıştır.]